Ezberleme yarışması şiirleri

NAAT-I ŞERİF EZBERLEME YARIŞMASI ŞİİRLERİ
1. ALİ ULVİ KURUCU – RUHUM SANA AŞIK
2. ARİF NİHAT ASYA – NAAT
3. CENGİZ NUMANOĞLU – ARŞIN KUBBELERİNE
4. SEZAİ KARAKOÇ – SÜRGÜN ÜLKEDEN BAŞKENTLER BAŞKENTİNE
5. NURULLAH GENÇ – YAĞMUR
6. YAMAN DEDE – DAHİLEK YA RESULULLAH
7. YUNUS EMRE – ADI GÜZEL MUHAMMED
8. MEHMET AKİF ERSOY – BİR GECE
9. MEHMET AKİF ERSOY – NECİD ÇÖLLERİNDE
10. MUSTAFA RUHİ ŞİRİN – UFUK BİR DOĞUM
11. ŞÜKRÜ KARACA – NA’T
12. MUSTAFA İSLAMOĞLU – YA-SİN
13. NECİP FAZIL KISAKÜREK – ES-SELAM
14. BAHATTİN KARAKOÇ – İŞTE MED BUDUR
15. ŞEYH GALİP – MÜSEDDES-İ NA’T-I ŞERİF-İ NEBEVİ

1. ALİ ULVİ KURUCU – RUHUM SANA AŞIK

Ruhum Sana Aşık
Rûhum sana âşık, sana hayrandır Efendim,
Bir ben değil, âlem sana kurbandır Efendim.
Ecrâm ü felek, Levh u Kalem, mest-i nigâhın,
Dîdârına âşık Ulu Yezdân’dır Efendim.
Mahşerde nebîler bile senden medet ister,
Rahmet, diyen âlemlere, Rahman’dır Efendim.
Kıtmîrinim ey Şâh-ı Rusül, kovma kapından,
Asilere lütfun, yüce fermândır Efendim..
Ta Arşa çıkar her gece âşıkların âhı,
Medheyleyen ahlâkın, Kur’ân’dır Efendim.
Aşkınla buhurdan gibi tütmekte bu kalbim,
Sensiz bana cennet bile hicrandır Efendim…
Dağ kalbime bir lâhzacık ey Nur-i dilârâ,
Nûrun ki; gönül derdime dermandır Efendim…
Ulvî de senin bağrı yanık âşık-ı zârın,
Feryâdı bütün âteş-i sûzandır Efendim…
ALİ ULVİ KURUCU

2. ARİF NİHAT ASYA – NAAT
Seccaden kumlardı…
Devirlerden, diyarlardan
Gelip, göklerde buluşan
Ezanların vardı! .
Mescit mümin, minber mümin…
Taşardı kubbelerden tekbir,
Dolardı kubbelere “amin”.
Ve mübarek geceler dualarımız;
Geri gelmeyen dualardı…
Geceler ki pırıl pırıl
Kandillerin yanardı.
Kapına gelenler ya Muhammed,
– uzaktan, yakından –
Mümin döndüler kapından…
Besmele, ekmeğimizin bereketiydi,
İki dünyada aziz ümmet;
Muhammed ümmetiydi.
Konsun –yine- pervazlara güvercinler,
“Hû hû”lara karışsın âminler…
Mübarek akşamdır;
Gelin ey Fâtihalar, Yâsinler!
Şimdi seni ananlar,
Anıyor ağlar gibi…
Ey yetimler yetimi,
Ey garipler garibi;
Düşkünlerin kanadıydın,
Yoksulların sahibi…
Nerde kaldın ey Resûl,
Nerde kaldın ey Nebi?
Günler, ne günlerdi, yâ Muhammed,
Çağlar ne çağlardı:
Daha dünyaya gelmeden
Mü’minlerin vardı…
Ve bir gün, ki gaflet
Çöller kadardı,
Halime’nin kucağında
Abdullah’ın yetimi
Âmine’nin emaneti ağlardı.
Hatice’nin goncası,
Aişe’nin gülüydün.
Ümmetinin gözbebeği
Göklerin resûlüydün…
Elçi geldin, elçiler gönderdin…
Ruhunu Allah’a,
Elini ümmetine verdin.
Beşiğin, yurdun, yuvan
Mekke’de bunalırsan
Medine’ye göçerdin.
Biz bu dünyadan nereye
Göçelim, yâ Muhammed?
Yeryüzünde riyâ, inkâr, hıyanet
Altın devrini yaşıyor…
Diller, sayfalar, satırlar
“Ebu Leheb öldü” diyorlar.
Ebû Leheb ölmedi, yâ Muhammed
Ebû Cehil kıt’alar dolaşıyor!
Konsun –yine- pervazlara güvercinler,
“Hû hû”lara karışsın âminler…
Mübarek akşamdır;
Gelin ey Fâtihalar, Yâsinler!
Yüreklerden taşsın
Yine, imanlar!
Itrî, bestelesin Tekbîr’ini;
Evliyâ, okusun Kur’ân’lar!
Ve Kur’ân’ı göz nûruyla çoğaltsın
Kayışzâde Osman’lar
Na’tını Galip yazsın, Mevlid’ini Süleyman’lar!
Sütunları, kemerleri, kubbeleriyle
Geri gelsin Sinan’lar!
Çarpılsın, hakikat niyetine
Cenaze namazı kıldıranlar!
Gel, ey Muhammed, bahardır…
Dudaklar ardında saklı
Âminlerimiz vardır…
Hacdan döner gibi gel;
Mi’râc’dan iner gibi gel;
Bekliyoruz yıllardır!
Bulutlar kanat, rüzgâr kanat;
Hızır kanat, Cibril kanat;
Nisan kanat, bahar kanat;
Ayetlerini ezber bilen
Yapraklar kanat…
Açılsın göklerin kapıları,
Açılsın perdeler, kat kat!
Çöllere dökülsün yıldızlar;
Dizilsin yollarına
Yetimler, günahsızlar!
Çöl gecelerinden, yanık
Türküler yapan kızlar
Sancağını saçlarıyla dokusun;
Bilâl-i Habeşî sustuysa
Ezanlarını Dâvûd okusun!
Konsun –yine- pervazlara
Güvercinler,
“Hû hû”lara karışsın
Aminler…
Mübarek akşamdır;
Gelin ey Fâtihalar, Yâsinler!

3. CENGİZ NUMANOĞLU – NA’T-I ŞERİF
Arş’ın kubbelerine, adı nûrla yazılan,
İsmi; semâda ”Ahmed”, yerde ”Muhammed” olan,
Yedi katlı göklerde, Hakk cemâlini bulan,
Evvel-âhir yolcusu, Yâ Hazreti Muhammed.
Sağnak nûr yağmurları, inerken yedi kattan,
O gece, Sendin gelen, ezel kadar uzaktan,
Melekler, her zerreye, müjde verirken Hakk’tan;
O gece, Sendin gelen, Yâ Hazreti Muhammed.
Sen ki; güzel huyların, ahlâkın meşalesi,
Sabır doruklarında, beşerin en yücesi,
Senin Cennet mekânın, fakirlerin hanesi,
Gönüller hazinesi, Yâ Hazreti Muhammed.
Sana şahit, sonsuzlar, ezelden beri her an,
Sana şahit, ayetler, her zerre ve her mekân,
Senden uzak kalmaya, nasıl dayanır ki can?
Sen, her canda Cânânsın, Yâ Hazreti Muhammed
Mîraç gecesi, bir bir, açılıyorken gökler,
Seni selamlıyorken, her katta peygamberler,
Öyle bir an geldi ki; durdu bütün melekler,
Hâkk’ a yalnız yürüdün, Yâ Hazreti Muhammed.
Gönül gözü görmeyen, can gözünü neylesin,
Dünyada dönmeyen dil, mahşerde ne söylesin,
Allah, bütün beşeri, ümmetinden eylesin,
Sancağının altında, Yâ Hazreti Muhammed.
Biliriz ki; hükmü yok, bu dünya nimetinin,
Gönüldür sermayesi, ahiret servetinin,
Sana, salat ve selam, gönderen ümmetinin,
Cennetler şahidi ol, Yâ Hazreti Muhammed.

4. SEZAİ KARAKOÇ – SÜRGÜN ÜLKEDEN BAŞKENTLER BAŞKENTİNE
Senin kalbinden sürgün oldum ilkin
Bütün sürgünlüklerim bir bakıma bu sürgünün bir süreği
Bütün törenlerin şölenlerin ayinlerin yortuların dışında
Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim
Af dilemeye geldim affa layık olmasam da
Uzatma dünya sürgünümü benim
Güneşi bahardan koparıp
Aşkın bu en onulmazından koparıp
Bir toz bulutu gibi
Savuran yüreğime
Ah uzatma dünya sürgünümü benim
Nice yorulduğum ayakkabılarımdan değil
Ayaklarımdan belli
Lambalar eğri
Aynalar akrep meleği
Zaman çarpılmış atın son hayali
Ev miras değil mirasın hayaleti
Ey gönlümün doğurduğu
Büyüttüğü emzirdiği
Kuş tüyünden
Ve kuş sütünden
Geceler ve gündüzlerde
İnsanlığa anıt gibi yükselttiği
Sevgili
En sevgili
Ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim
Bütün şiirlerde söylediğim sensin
Suna dedimse sen Leyla dedimse sensin
Seni saklamak için görüntülerinden faydalandım Salome’nin Belkıs’ın
Boşunaydı saklamaya çalışmam öylesine aşikarsın bellisin
Kuşlar uçar senin gönlünü taklit için
Ellerinden devşirir bahar çiçeklerini
Deniz gözlerinden alır sonsuzluğun haberini
Ey gönüllerin en yumuşağı en derini
Sevgili
En sevgili
Ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim
Dağların yıkılışını gördüm bir Venüs bardağında
Köle gibi satıldım pazarlar pazarında
Güneşin sarardığını gördüm Konstantin duvarında
Senin hayallerinle yandım düşlerin civarında
Gölgendi yansıyıp duran bengisu pınarında
Ölüm düşüncesinin beni sardığı şu anda
Verilmemiş hesapların korkusuyla
Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim
Af dilemeye geldim affa layık olmasam da
Sevgili
En sevgili
Ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim
Ülkendeki kuşlardan ne haber vardır
Mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır
Aşk celladından ne çıkar madem ki yar vardır
Yoktan da vardan da ötede bir Var vardır
Hep suç bende değil beni yakıp yıkan bir nazar vardır
O şarkıya özenip söylenecek mısralar vardır
Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır
Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır
Gün batsa ne olur geceyi onaran bir mimar vardır
Yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır
Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır
Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır
Göğsünde sürgününü geri çağıran bir damar vardır
Senden ümit kesmem kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır
Sevgili
En sevgili
Ey sevgili

5. NURULLAH GENÇ – YAĞMUR
Vareden’in adıyla insanlığa inen Nur
Bir gece yansıyınca kente Sibir dağından
Toprağı kirlerinden arındırır bir Yağmur
Kutlu bir zaferdir bu ebabil dudağından
Rahmet vadilerinden boşanır ab-ı hayat
En müstesna doğuşa hamiledir kainat
Yıllardır boz bulanık suları yudumladım
Bir pelikan hüznüyle yürüdüm kumsalları
Yağmur, seni bekleyen bir taş da ben olsaydım
Hasretin alev alev içime bir an düştü
Değişti hayal köşküm, gözümde viran düştü
Sonsuzluk çiçeklerle donandı yüreğimde
Yağmalanmış ruhuma yeni bir devran düştü
Ayrılığın bağrımda büyüyen bir yaradır
Seni hissetmeyen kalp, kapısız zindan olur
Sensiz doğrular eğri; beyaz bile karadır
Sesini duymayanlar girdabında boğulur
Ana rahminde ölür sensizlikten bir cenin
Şaşkınlığa açılır gözleri, görmeyenin
Saatlerin ardında hep kendimi aradım
Bir melal zincirine takıldı parmaklarım
Yeryüzünde seni bir görmüş de ben olsaydım
Sensiz, ufuklarıma yalancı bir tan düştü
Sensiz kıtalar boyu uzayan vatan düştü
Bir kölelik ruhuna mahkum olunca gönül
Yüzyıllardır dorukta bekleyen sultan düştü
Ay gibisin; güneşler parlıyor gözlerinde
Senin tutkunla mecnun geziyor güneş ve ay
Her damla bir yıldızı süslüyor göklerinde
Sümeyra’yı arıyor her damlada bir saray
Tohumlar ve iklimler senindir; mevsim senin
Mekanın fırçasında solmayan resim senin
Yağmur, bir gün elimi ellerinde bulsaydım
Güzellik şahikası gülümserdi yüzüme
Senin visalinle bir gülmüş de ben olsaydım
Sensizlik depremiyle hancı düştü; han düştü
Mazluma sürgün evi; zalime cihan düştü
Sana meftun ve hayran, sana ram olanlara
Bir bela tünelinde ağır imtihan düştü
Nefsinle yeniden çizilecek desenler
Çehreler yepyeni bir değişim geçirecek
Aydınlığa nurunla kavuşacak mahzenler
Anneler çocuklara hep seni içirecek
Yağmur, seninle biter susuzluğu evrenin
Sana mümindir sema; sana muhtaçtır zemin.
Damar damar seninle, hep seninle dolsaydım
Batılı yıkmak için kuşandığın kılıcın
Kabzasında bir dirhem gümüş de ben
olsaydım.
Kardeşler arasında heyhat, su-i zan düştü
Zedelendi sağduyu; körleşen iz’an düştü
Şarkısıyla yaşadık yıllar yılı baharın
İnsanlık bahçemize sensizlik hazan düştü.
Yağmur, seni bekleyen bir taş da ben olsaydım
Çölde seni özleyen bir kuş da ben olsaydım
Dokunduğun küçük bir nakış da ben olsaydım
Sana sırılsıklam bir bakış da ben olsaydım
Uğrunda koparılan bir baş da ben olsaydım
Bahira’dan süzülen bir yaş da ben olsaydım
Okşadığın bir parça kumaş da ben olsaydım
Senin için görülen bir düş de ben olsaydım
Yeryüzünde seni bir görmüş de ben olsaydım
Senin visalinle bir gülmüş de ben olsaydım
Sana hicret eden bir Kureyş de ben olsaydım
Damar damar seninle, hep seninle dolsaydım
Batılı yıkmak için kuşandığın kılıcın
Kabzasında bir dirhem gümüş de ben
olsaydım

6. YAMAN DEDE – DAHİLEK YA RESULULLAH
Gönül hûn oldu şevkinden boyandım yâ Resûlallâh
Nasıl bilmem bu nîrâna dayandım yâ Resûlallâh
Ezel bezminde bir dinmez figândımyâ Resûlallâh
Cemâlinle ferah-nâk et ki yandım yâ Resûlallâh
Yanan kalbe devâsın sen, bulunmaz bir şifâsın sen
Muazzam bir sehâsın sen, dilersen reh-nümâsın sen
Habîb-i Kibriyâsın sen, Muhammed Mustafâ’sın sen
Cemâlinle ferah-nâk et ki yandım yâ Resûlallâh
Gül açmaz, çağlayan akmaz, İlâhî nûrun olmazsa
Söner âlem, nefes kalmaz, felek manzûrun olmazsa
Firâk ağlar, visâl ağlar, ezel mestûrun olmazsa
Cemâlinle ferah-nâk et ki yandım yâ Resûlallâh
Erir cânlar o gül-bûy-ı revân-bahşın hevâsından
Güneş titrer, yanar dîdârının, bak, ihtirâsından
Perîşân bir niyâz inler hayâtın müntehâsından
Cemâlinle ferah-nâk et ki yandım yâ Resûlallâh
Susuz kalsam, yanan çöllerde cân versem elem duymam
Yanardağlar yanar bağrımda, ummanlardan nem duymam
Alevler yağsa göklerden ve ben messeylesem duymam
Cemâlinle ferah-nâk et ki yandım yâ Resûlallâh
Ne devletdir yumup aşkınla göz, râhındacân vermek
Nasîb olmaz mı Sultânımharemgâhındacân vermek
Sönerken gözlerim âsân olur âhındacân vermek
Cemâlinle ferah-nâk et ki yandım yâ Resûlallâh
Boynu büktüm, perîşânım, bu derdin sende tedbîri
Lebim kavruldu âteşden döner pâyindetezkîri
Ne dem gönlüm murâd eylerse taltîf eyle Kıtmîr’i
Cemâlinle ferah-nâk et ki yandım yâ Resûlallâh.

7. YUNUS EMRE – ADI GÜZEL MUHAMMED
Canım kurban olsun senin yoluna,
Adı güzel, kendi güzel Muhammed.
Şefaat eyle bu kemter kuluna,
Adı güzel, kendi güzel Muhammed.
Mümin olanların çoktur cefası,
Ahirette olur zevk ü sefası.
On sekiz bin alemin Mustafa’sı,
Adı güzel, kendi güzel Muhammed.
Yedi gökleri seyran eyleyen,
Kürsünün üstünde cevlan eyleyen,
Miracında ümmetini dileyen,
Adı güzel kendi güzel Muhammed.
Dört çâryaranun gökçek yaridir,
Anı seven günahlardan beridir.
On sekiz bin alemin sultanıdır,
Adı güzel, kendi güzel Muhammed.
Sen hak Peygambersin şeksiz şüphesiz.
Sana uymayanlar gider imansız,
Aşık Yunus n’eyler dünyayı sensiz,
Adı güzel, kendi güzel Muhammed.

8. MEHMET AKİF ERSOY – BİR GECE
On dört asır evvel, yine bir böyle geceydi,
Kumdan, ayın on dördü, bir öksüz çıkıverdi!
Lâkin o ne hüsrandı ki: Hissetmedi gözler;
Kaç bin senedir, halbuki, bekleşmedelerdi!
Nerden görecekler? Göremezlerdi tabiî:
Bir kere, zuhûr ettiği çöl en sapa yerdi;
Bir kere de, ma’mure-i dünyâ, o zamanlar,
Buhranlar içindeydi, bugünden de beterdi.
Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta;
Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi!
Fevzâ bütün âfâkını sarmıştı zemînin
Salgındı, bugün Şark’ı yıkan, tefrika derdi.
Derken, büyümüş, kırkına gelmişti ki öksüz,
Başlarda gezen kanlı ayaklar suya erdi!
Bir nefhada kurtardı insanlığı o ma’sum,
Bir hamlede kayserleri, kisrâları serdi!
Aczin ki, ezilmekti bütün hakkı, dirildi;
Zulmün ki, zevâl akılına gelmezdi, geberdi!
Âlemlere, rahmetti, evet, Şer’-i mübîni,
Şehbâlini adl isteyenin yurduna gerdi.
Dünya neye sâhipse, onun vergisidir hep;
Medyûn ona cem’iyyeti, medyûn ona ferdi.
Medyûndur o ma’sûma bütün bir beşeriyyet…
Yâ Rab, bizi mahşerde bu ikrâr ile haşret.

9. MEHMET AKİF ERSOY – NECİD ÇÖLLERİNDE
Yâ Nebi…
Şu halime bak
Nasıl ki bağrı yanar gün kızınca sahranın,
Benim de ruhumu yaktıkça yaktı hicranın.
Hârimi pâkine can atmak istedim durdum,
Gerildi karşıma yıllarca ailem yurdum.
Tahammül et dediler, hangi bir zamana kadar,
Ne bitmez olsa tahammül, onun da bir sonu var.
Gözümde tüttü bu andıkça yandığım toprak,
Önümde durmadı artık ne hanuman ne ocak.
Yıkıldı hepsi, ben aştım diyar-ı Sudan’ı,
Üç ay Tihame deyip çiğnedim beyebanı.
Kemiklerim bile yanmıştı belki sahrada,
Yetişmeseydin eğer Ya Muhammed imdada.
Eserdi kumda yüzerken serin serin nefesin,
Akarsular gibi çağlardı her tarafta sesin.
İradem olduğu gündür senin iradene râm,
Bir an olsun yollarda durmak bana oldu haram.
Bütün hayakil-i hilkat ile hasbihal ettim,
Leyâle derdimi döktüm, cibali söylettim.
Yanıp tutuşmadan yummadım gözümü,
Nücuma sor ki bu kirpikler uyku görmüş mü?
Azab-ı hecrine katlandım elli üç senedir,
Sonunda anlıma çarpan bu zalim örtü nedir?
Üç beş sineyi hicran içinde inleterek,
Çıkan yüreklere hüsran mı, merhamet mi gerek.
Demir nikabını kaldır mezarı pâkinden,
Bu hasta ruhumu artık, ayırma hakinden.
Nedir o meşale, nurun mu ya Resulallah
Sükûn içinde bir an geçti, sonra kısa bir âh….

10. MUSTAFA RUHİ ŞİRİN – UFUK BİR DOĞUM
Oluk oluk yıldız burcu burcu ay
Melek kanadından sancılara pay
Gök başka yer başka gece bir başka
Zaman da bir başka hece bir başka
Her şeyi muhteşem manadır bize
Değişmez bu gece hiçbir gündüze
Yolların sonunda nur tazelenir
Hevenk hevenk döner yelpazelenir.
Dirilten bir koku dalgası serin
Her şey durgunlaşır, derin mi derin.
Abdullah’ın gülü Amine sessiz
Nur’dan tacı görür eşsiz mi eşsiz
Gök, diz çöker sessiz son huşu ile
Toprak yakarışta, çile bu çile.
Alemin gayesi sebebi sensin.
Sensin tadı, dili, nefesi sensin.
Gök umman boşanır bizim haneye
Biricik öksüze cân bir taneye
Şehadet parmağı ufka işaret
Konuşur gibi hal ve “anne sabret”
Bir ses yankılanır inceden ince
Cennetten bir lezzet şerbet içinde
Cihanın aşığı yar öksüz Ahmed!
Efendim! Muradım! Sevdam Muhammed!

11. ŞÜKRÜ KARACA – NA’T
Aşk vardı
Ve Cebrail bile ağyardı
Çıktılar âlemin sır kapısından.
Mescid-ül Harâm
Mescid-i Aksâ
Gece Yürüyen’e iki konaktı.
Aşk vardı
Ve söze dökülse arzu
Âlemler art arda tutuşacaktı.
Çıktılar âlemin sır kapısından
Bir melek
Ve melekler nebisi insan
Mârifet tâcını giydiren aşktı
Burak
Sevgiliden küçük bir ihsân.
Düşünceden bile hızlıydı Burak
Yine derin uykulardaydı Mekke
Derin uykularda devrilen bardak.
Bu gece güller incitilmesin
Bu gece yalnızca İsrâ’ya adak
Bu gece güller incitilmesin.
Yolcuyu melekler hazırlasınlar
Ne bir toz zerresi, ne çölden bir kum
Yolcuyu melekler hazırlasınlar.
Bilginin ardında ne bilgiler var
Zaman çökertilir olduğu yere
Menzil eşiğine varır yolcular
Her şeyin “ol!” emri aldığı yere.
Aşk vardı
Ve Cebrali bile ağyardı
Ve Rab maksadını hâsıl kıldı
Zâtını maksûda vâsıl kıldı
Aşk vardı
Aşıklar vardı
Gayrısı yoktu
Nûr vardı
Artık nûrun aynı yoktu
Apaçıktı işte sırr-ı İlâhi
Ve sırrın perdesi, kapısı yoktu.

12. MUSTAFA İSLAMOĞLU – YA-SİN
Ya-sin
-İnsanlık Güzeli’ne adanmıştırey
insan
ey yüz akı gönül aydınlığı
kabul olmuş sadaka kadar güzel
bir duygu sarıyor seni anan yüreğimi
bastığın toprakla yıkadığın gözüme
şimdi güneş bile siyah görünüyor
ey yüz akı gönül aydınlığı
ben kendime ağlarken Uhud da ağlar mıymış
Hıra’yı mahzun gördüm soramadım sevgili
hasretinin dışında başka derdi var mıymış?
ey insan
içimde büyüttüğüm tüm çiçekleri
sana adıyorum
ıtırları, yaseminleri, menekşeleri
lale bana kalsın
kapına çiçeklerin karalısını sunmaktan
utanıyorum
dua çıkmayan göğe sevdalar çıkar mıymış?
bülbülünü kaybetmiş bu evrensel bahçede
dikenler bile bir hoş, gayrı gül kokar mıymış?
ey insan
göklerin öğrencisi, yerlerin öğretmeni ey
sen öğrettin taşa konuşmayı
ağaca selam vermeyi
aya yarılmayı, toprağa dürülmeyi
göklere kurulmayı, zamana durmayı
yılana ve deveye sevmeyi
ölmeyi, öldürmeyi
yaşamayı sen öğrettin insana
o bengisu gözünden fışkıran pınar mıymış?
baharların kaynağı ve yolunu gözleyen
bir ben sevda şehidi, bir de şu çınar mıymış?
ey insan
ey tebessümünden cennetler yaratılan
gül bahar geliyor, ağla gök seviniyor
gözyaşını karanfil diye göğüslerine takan melekler
kapında divan durup ağlamanı bekliyor
hüzün kuruluyor ekmekten önce sofrana
bunun için bir bir uçuyor sevdiklerin
bu yüzden öksüz, bu yüzden yetim kalıyor
efendisi yetimlerin.
niçin döndü bu rüzgar yol vermez dağlar mıymış?
yine Ferhat kesildin bu ne canhıraş gönlüm
bağrını deldin diye dağlar da ağlar mıymış?
ey insan
ey güneş hamilesi
bir kere doğarmışsın
bin kez doğururmuşsun
parmakların sevdanın kesilmeyen çeşmesi
onun için ağlıyor yeni doğan bebekler
doğur, doğur ki dünya kaybetti gözlerini
doğur ey İsrafil’in nefesi
ey güneş hamilesi
sen olmazsan gemide bu tufan diner miymiş?
gemilerin de yandı sil aklından dönüşü
vakt indi yüreğim gidenler döner miymiş?
ey
ey ins
ey insan
hıncını hıncıma kat
sancını sancıma kat
pamuktan ellerini geçir yürek halkama
ister ayağın katına çek
istersen yerlere at.

13. NECİP FAZIL KISAKÜREK – ES-SELAM
Göklerde son ilâm:
Allah bir, bir İslâm.
Şekiller elif lâm;
Esselâm, esselâm.
Yer çökük, gök soluk;
Diz bükük, saç yoluk.
Ne varsa korkuluk
Ne bir harf ne kelâm;
Esselâm, esselâm.
Bu hayat bir ezber;
Hayattan ne haber,
O’nunla beraber?…
Ne bir harf, ne kelâm;
Esselâm, esselâm.
Ön ve ard, sağ ve sol,
Bin yolda yol bu yol.
Emir: Öl yahut ol!
Ne bir harf, ne kelâm;
Esselâm, esselâm.
Elinde alâmet,
İzinde selâmet
Tek isim… Muhammed..
Ne bir harf ne kelâm;
Esselâm, esselâm.

14. BAHATTİN KARAKOÇ – İŞTE MED BUDUR
“Levlake… Levlake”, işte med budur;
Gerçek akid budur, kefalet budur.
Hak Taâlâ SANA “Sevgilim” dedi,
Dünyada, ukbada tek senet budur.
Her halin dem vurur ilm-i ledünden,
Alemlere inen can rahmet budur.
Uzatsan güneşe değerdi elin,
Edeb’in manidir, isabet budur.
Hep “ümmetim” dedin, “nefsim” demedin,
Sonsuzluk denizi Muhammed budur.
Fahr-i Alem ve Seyyidü’l-Mürselin
Ne demiş, ne yapmış… Emanet budur.
Bir gamzeli bakış Ay’ı ikiye
Bölünce dediler, keramet budur.
Miraç bir ölçektir iman çağında,
Kadere rıza bu, selamet budur.
Her yürek ışırdı muhabbetinle;
Yüce şefkat budur, merhamet budur.
Kur’an iklimine SENİNLE girdik;
Ezan bu, niyet bu, kâmet budur.
SENİN sünnetinle Hakk’ın ipine,
Sarılan bilir ki som vahdet budur.

15. ŞEYH GALİP – MÜSEDDES-İ NA’T-I ŞERİF-İ NEBEVİ
Sultan-ı rûsül şâh-ı mümeccedsin efendim,
Bî-çârelere devlet-i sermedsin efendim,
Divân-i ilâhideser-âmedsin efendim,
Menşur-ı ‘le-amrük’lemüeyyedsin efendim.
Sen Ahmed ü Mahmud u Muhammedsin efendim,
Hak’dan bize sultân-ı müeyyedsin efendim.
Hutben okunur minber-i iklim-i bekâda,
Hükmün tutulur mahkeme-i rûz-ı cezâda,
Gülbank-i kudümün çekilir arş-ı Hudâ’da,
Esmâ-i şerifin anılır arz ü semâda.
Sen Ahmed ü Mahmud u Muhammed’sin efendim,
Hak’dan bize sultân-ı müeyyedsin efendim.
Ol dem ki velilerle nebiler kala hayran
Nefsi deyü dehşetle kopa cümleden efgan
Ye’s ile usatın ola ahvali perişan
Destur-ı şefaatle senindir yine meydan
Sen Ahmed ü Mahmud u Muhammed’sin efendim,
Hak’dan bize sultân-ı müeyyedsin efendim.
Ümmiddeyiz ye’s ile âh eylemeyiz biz,
Sermaye-i imanı tebâh eylemeyiz biz,
Babın koyup agyâre penâh eylemeyiz biz,
Bir kimseye sâyende nigâh eylemeyiz biz.
Sen Ahmed ü Mahmud u Muhammed’sin efendim,
Hak’dan bize sultan-ı müeyyedsin efendim.
Bîçâredir ümmetlerin isyânına bakma,
Dest-i red urup hasret ile dûzaha yakma,
Rahm eyle aman âteş-i hicrânına yakma,
Ez-cümle kulun Gâlib-i pür-cürmü bırakma.
Sen Ahmed ü Mahmud u Muhammed’sin efendim,
Hak’dan bize sultan-ı müeyyedsin efendim.


taşımacılık

About

View all posts by

Bir Cevap Yazın